American Gods 1. Sezon 7. Bölüm Fragmanı

American Gods 1. sezon 7. bölüme ait fragmanlar geldikçe beklentimiz ve heyecanımız da artmaya devam ediyor. Yeni bölümün 11 Haziran 2017 Pazar günü yayınlanacağı dizinin “A Prayer for Mad Sweeney” isimli bölümün fragmanını promo videomuzdan izleyebilirsiniz.

Bu bölümde kitapta geçen Pixi’ler ile alaklı br de mini bölüm olacağa benziyor. Camın önüne konan süt ile alakalı hikayenin ktaptaki bölümünü yazımızın devamında bulabilirsiniz:

AMERIKA’YA GELiŞ
1721
Amerika tarihi hakkında anlaşılması gereken şey, diye deri kaplı
gü nlüğüne yazdı Bay ibis, kurgu olmasıdır; çocukların çizebileceği
kadar basit ve kolayca sıkılınabilecek bir tarih. Çoğu yeri, araşt
ırılmamış, hayal edilmemiş, düşünülmemiş bir şeyin tasviridir ve
o şeyin kendisi değildir. Bu güzel bir kurgudur, diye devam etti,
düşüncelerini toplamak ve do/maka/emini mürekkep hokkasına
batırmak için durarak, Amerika’nın arzu ettikleri gibi özgürlüğe
inanmayı arayan hacılar tarafından bulunması, Amerikalara gelmeleri,
boş ülkeye yayılıp, üreyip onu doldurmaları.
Gerçekte, Amerika kolonileri birer kurtuluş, unutulmuş yeri
oldukları gibi aynı zamanda birer çöplüktüler de. Londra’da on iki
peni çaldığın için Tyburn’ün üç taçlı ağacına asılabileceğin günlerde
Amerikalar ikinci bir şans için merhamet sembolü oldular.
Ama sürgün koşullan o kadar kötüydü ki bazılarına yapraksızdan
atlayıp boşlukta dans bitene kadar dans etmek daha kolay geldi.
l3ahsedilen sürgün: Beş yıl için, on yıl için, hayat boyu içindi. Hüküm
buydu.
Bir kaptana satılıyordun; Batı Hint Adaları’na ya da kolonilere
giden bir köle gemisi gibi kalabalık gemisinde gidecektin. Gemide
kaptan, seni sözleşmeli bir uşak olarak, sözleşmen bitene kadar
canını çıkaracak birine satacaktı. Ama en azından İngiliz hapishanesinde
asılmayı beklemiyordun (hapishaneler o günlerde
sen serbest bırakılana, sürgün gidene ya da asılana kadar kaldığın
yerlerdi: Orada belli bir süre kalmaya mahkum edilmezdin)
ve yeni dünyanı en iyi şekilde yapmakta özgürdün. Aynı zamanda
sürgün süren bitmeden önce İngiltere’ye geri götürmesi için
bir kaptana rüşvet vermekte de özgürdün. İnsanlar bunu da yapt
ılar. Eğer otoriteler seni sürgünden geri dönerken yakalarlarsa –
eski bir düşman ya da halledilecek bir meselesi olan eski bir arkadaş
seni görür ve gammazlarsa – o zaman gözünü bile kırpmadan
asılırdın.
Hatırladım, diye devam etti, kısa bir aradan sonra, o esnada
dolaptaki toprak rengi mürekkep şişesinden mürekkep hokkasını
doldurdu ve kalemini bir kere daha batırdı, ailesinin öteden beri
yaşadığı, İngiltere’nin Güneybatısında, Cornwall’un soğuk, bir kayalık
tepesindeki köyünden gelen Essie Tregowan’ın hayatını. Babası
bir balıkçıydı ve enkazcılardan biri olduğu söylenirdi – şu,
rüzgarlarının sert olduğu tehlikeli kıyıda lambalarını yukarı asarak
gemileri, ambarlarındaki yükler için kayalara çekenlerden. Essie’nin
annesi bir beyin evinde aşçıydı. On iki yaşının bitiminde
Essie orasının bulaşık hanesinde çalışmaya başladı. Ufak tefek ince
bir şeydi. Büyük kahverengi gözleri ve koyu kahverengi saçları
vardı. Ağır işçi değildi ama ona anlatacak birisi varsa her zaman
öykü ve hikayeler dinlemek için kaytarırdı: pixilerin, sprigganların,
kırların siyah köpeklerinin ve Manş Denizi’nin kadınlarının
öyküleri. Ve bey böyle şeylere gülse de, mutfakta çalışanlar,
her zaman, geceleri Çin porseleninden bir fincana en yağlı sütten
koyup mutfak kapısının dışına bırakırlardı, pixiler için.
Birkaç yıl geçti, Essie artık zayıf ufak tefek bir şey değildi: Dolgun
hatları ortaya çıktı ve yeşil denizin dalgalanması gibi kabardı;
kahverengi gözleri güldü; kestane rengi saçları dalgalanıp kıvrıldı.
Essie’nin gözleri Bey’in on sekiz yaşındaki oğlu Bartholomew’un
Rugby’den eve geldiğini görünce ışıdı. O gece ormanın
kenarındaki dikili taşa gitti. Kendi saçından yapılmış bir iple bağladığı,
Bartholomew’un yediği ama bitiremediği bir ekmek parçasını
taşın üstüne koydu . Ve hemen ertesi gün, Bartholomew gelip
onunla konuştu. Essie onun yatak odasındaki ocak ızgarasını temizlerken,
Bartholomew, fırtına gelirken gökyüzünün aldığı tehlikeli
mavilikteki, onaylayan gözleriyle ona baktı.
Çok tehlikeli gözleri vardı, dedi Essie Tregowan.
Bartholomew kısa süre sonra Oxford’a gitti ve Essie’nin durumu
ortaya çıkınca işine son verildi. Ama bebek doğacaktı, Bey’in
karısı, iyi bir aşçı olan Essie’nin annesine iyilik olsun diye eski bakirenin
bulaşıkhanedeki eski işine dönmesi için kocasına baskı
yaptı.
Ama Essie’nin Bartholomew’ya olan aşkı ailesine nefrete dönmüştü.
Bir yıl içinde, komşu köyden Josiah Horner diye bilinen,
kötü şöhretli bir erkek arkadaş buldu. Bir gece, aile uyuduğunda,
Essie yatağından kalktı ve sevgilisini içeri almak için yan kapının
sürgüsünü açtı. Adam aile uyurken evi soydu.
Şüpheler hemen evin içinden birine çevrildi, çünkü birisinin
kapıyı açtığı ortadaydı (Bey’in karısı, kapıyı kendisinin sürgülediğini
kesinlikle hatırlıyordu), birisi Bey’in gümüş tepsisinin nerede
olduğunu, paralarını ve senetlerini sakladığı çekmeceyi biliyor olmalıydı.
Her şeyi azimle inkar eden Essie hiçbir şeyle suçlu bulunmadı;
ta ki Bay Josiah Horner, Bey’in senetlerinden birini Exetdde
bir bakkalda satarken yakalanana kadar. Bey onun kendisinin
olduğunu teşhis etti. Horner ve Essie mahkemeye çıktılar.
Horner, Gezici Mahkeme tarafından mahkum edildi. Yargı o
kadar acımasız ve baştan savmaydı ki dönemin argosuyla işi bitikti.
Ama hakim ya gençliğinden ya da kestane rengi saçlarından
dolayı Essie’ye acıdı ve onu yedi yıl sürgüne mahkum etti. Kaptan
Clarke’ın komutasında Neptune isminde bir gemiyle sürgüne
gidecekti. Böylece Essie Carolinas’a gitti; yolda onun tıpkısının
aynısı Kaptan’la anlaştı ve onu karısı olarak beraberinde hiç kimsenin
onu tanımadığı, Londra’daki annesinin evine İngiltere’ye
geri götürmesi için adamın gönlünü yaptı. İnsan kargosu tütün ve
pamukla değişince Kaptanla yeni gelin için dönüş yolculuğu sakin
ve mutlu geçti. Çifte kumrular ya da birbirlerine kur yapan kelebekler
gibiydiler. Kendilerini birbirlerine dokunmaktan, birbirlerine
farklı küçük hediyeler vermekten ve sevgi gösterilerinde bulunmakta
alamıyorlardı.
Londra’ya ulaştıklarında Kaptan Clarke Essie’yi, ona sonuna
kadar oğlunun yeni karısı gibi davranan annesinin yanına yerleşı
irdi. Sekiz hafta sonra, Neptune tekrar yelken açtı ve kestane rengi
saçlı, güzel, genç gelin rıhtımdan kocasına güle güle diye el
salladı. Sonra yaşlı kadının evine döndü. Kadın evde değildi, Essie
bir parça ipek kumaş, birkaç altın ve yaşlı kadının içinde düğmelerini
sakladığı gümüş bir kabı toparladı. Bunları cebe indiren
l’.ssie, Londra’nın kalabalığında ortadan kayboldu.
Sonraki iki yıl boyunca Essie dükkanlardan eşya çalmakta başarılı
oldu. Geniş etekleri, başta çalınmış ipek ve dantel toplar olmak
üzere çok sayıda günahı örtebiliyordu. Dolu dolu bir hayat
yaşadı. Essie, çocukluğundan beri ona anlatılan bütün yaratıklara,
pixilere (ki onların etkisinin Londra’ya kadar uzandığında emindi)
hayatındaki değişimlerden kaçışları için minnettardı. Arkadaşları
ona gülseler de her akşam pencere kenarına bir kase süt koyuyordu;
ve arkadaşları frengi ya da belsoğukluğuna yakalandıklarında
Essie demir gibi sıhhatli kalarak son gülen oluyordu.
Kader kötü sillesini ona vurduğunda yirminci doğum gününden
bir sene önceydi: Beli Yard’da Fleet Sokağı’nın yanındaki
Cross Forks Hanı’nda otururken, Üniversiteden yeni çıkmış, genç
bir adamın içeri girdiğini ve şöminenin yanında oturduğunu gördü.
“Aha! Tüyleri yolunacak körpe bir güvercin,” diye düşündü
kendi kendine Essie. Gidip yanına oturdu ve bir eli onu dizini okşamaya
başlarken diğeri, daha dikkatlice, cep saatini aramaya gitti.
Ve sonra adam yüzüne bakmasıyla, fırtına öncesi gök mavisi
rengi, tehlikeli gözler onunkilere dikilince Essie’nin yüreği ağzına
geldi. Evin efendisi Bartholomew ona adıyla hitap etti.
Newgate’e götürüldü ve sürgünden geri gelmekle suçlandı.
Suçlu bulunan Essie’nin karnını göstermesi kimseyi şok etmedi
ama böyle iddialara (genelde sahte olan) karar veren belediye
başhemşireleri, Essie’nin gerçekten çocuk taşıdığını kabul etmek
zorunda kaldıklarında şaşırdılar. Essie babanın kim olduğunu söylemeyi
reddetti.
Ölüm cezası bir kez daha sürgüne çevrildi ama bu kez hayat
boyu.
Bu defa The Sea-Maiden’le yola çıktı. Gemide sürgüne gönderilen,
pazara giden semiz domuzlar gibi tıka basa doldurulmuş iki
yüz kişi vardı. Kanlı dizanteri ve humma gemide kol geziyordu.
Bırak yatmayı, oturacak yer zor bulunuyordu. Bir kadın, geminin
ambarının dibinde çocuk doğururken öldü. İnsanlar cesedini ileri
geçirmek için çok sıkıştırıldılar. O ve bebek, gerideki küçük bir
pencereden çırpıntılı, gri denize, zorla itildiler. Essie’nin sekiz ayı
geçmişti. Bebeği düşürmemesi bir mucizeydi; ama düşürmedi.
Sonraki hayatında o ambarda geçen zamanıyla ilgili kabuslar
görecek, boğazında oranın pis kokusu ve tadıyla çığlıklar atarak
uyanacaktı.
The Sea-Maiden Virginia’nın Norfolk limanına yanaştı. Essie’nin
sözleşmesi küçük bir “çiftlik sahibi”, tütün ekicisi John Ric-
hardson tarafından alındı. Karısı kızını doğurduktan bir hafta sonra
doğum ateşinden ölmüştü. Adamın bir süt anneye ve küçük
Çiftliğindeki bütün işlere bakacak bir hizmetçi kadına ihtiyacı vardı.
Essie’nin, eski kocasının babasından aldığını söylediği (onu
yalanlayacak kimse olmadığını bildiği ve belki de bir zamanlar bir
Anthony tanıdığı için) Anthony ismini verdiği oğlu, Essie’nin memesini
Phyllida Richardson’un yanında emdi. İşvereninin çocuğu
her zaman ilk emişi yapıyordu, bu yüzden uzun boylu, güçlü ve
sıhhatli bir çocuk olarak büyürken, Essie’nin oğlu geri kalanla zayıf
ve çelimsiz olarak büyüdü.
Çocuklar sütün yanında Essie’nin öyküleriyle de büyüdüler:
madenlerde yaşayan knockerlerle mavi berelerin; kırmızı kafalı,
küçük-basık ve hafifçe kalkık burunlu pixilerden çok daha tehlikeli
olan, ilk yakalanan balığın onlar için çakıllara; ekin zamanı
bereketli ürün olsun diye yeni pişmiş bir ekmek somunun ise tarlaya
bırakıldığı, ülkenin en düzenbaz yaratığı Buccaların öyküleriyle;
onlara elma ağacı adamlarının öykülerini anlattı – canlandıklarında
konuşan ve sanki bir sonraki yıl iyi bir ürün vermeleri
için sezon bitiminde köklerine dökülecek mahsulün ilk elma şarabıyla
yatıştırılma ihtiyacı duyan yaşlı elma ağaçlarının. Eski bir
şiirde sakınılması gereken ağaçları, akıcı bir şekilde sözcükleri yayarak
konuştuğu Cornwall ağzıyla onlara anlattı:
Karaağaç, kara kara düşünür
Ve Meşe, nefret eder,
Ama söğüt-adam yürüyüşe çıkar,
Eğer geç saatlere kalırsanız.
Onlara bütün bu şeyleri anlattı ve o inandığı için onlar da
inandılar.
Çiftlik gelişip büyüdü ve Essie Tregowan her gece arka kapının
dışına Çin porseleni bir fincanla süt bıraktı. Sekiz ay sonra
John Richardson sessizce kapıyı çalarak Essie’nin yatak odasına
geldi ve ondan bir kadının bir adama gösterebileceği türden iyilik
istedi. Essie ona, zavallı bir dul kadın olarak ve bir köleden
farkı olmayan sözleşmeli hizmetkarın, aşırı saygı duyduğu adama
fahişelik yapmasının istenmesinden dolayı ne kadar şok olup kırıldığını
– bir sözleşmeli işçinin evlenemeyeceğini, bu yüzden sözleşmeli
olarak sürgün edilen bir kıza kendinin aklına bile getiremeyeceği
bir şeyin ıstırabını çektirmeyi nasıl olup da düşünebildiğini
– söyledi. Sonra kestane kahverengisi gözleri yaşlarla dolduğunda
Richardson kendini ondan özür diler buldu ve bunun
sonucu olarak John Richardson kendini, o sıcak yaz gecesi, o koridorda
Essie Tregowan’ın önünde diz çökmüş, sözleşmesine son
verip evlilik teklif eder buldu. Essie onun teklifini kabul etse de
olay resmileşene kadar onunla yatmayacaktı. Bunun üzerine Essie
tavan arasındaki küçük odadan evin ön tarafındaki büyük yatak
odasına taşındı. Çiftçi Richarson’ın arkadaşları ve onların karılarından
bazıları kasabada onu gördüklerinde yollarını değiştirseler
de çok daha fazla kişi yeni Bayan Richardson’un müthiş güzel bir
kadın olduğu ve Johnnie Richardson’un iyi bir iş başardığı fikrindeydi.
Essie bir yıl içinde, bir çocuk daha yaptı. Bir oğlan daha. O da
babası ve kız kardeşi gibi sarı saçlıydı. Ona babasının ismini
verdiler, John.
Üç çocuk, Pazar günleri gezgin vaizi dinlemek için kiliseye giderlerdi.
Diğer küçük çiftçilerin çocuklarıyla beraber harfleri ve
numaraları öğrenmek için küçük okula da gittiler. Bu arada Essie
onların, en önemli sırlar olan, pixilerin sırlarını öğrenmelerini sağladı:
Nehir kadar yeşil gözleri ve giysileri olan, kırmızı kafalı, kıvrık
burunlu, komik, şaşı adamlar; eğer akıllarına koyarlarsa seni
yoldan çıkarabilir, saptırabilirler, tabii ki cebinde tuz ya da bir parça
ekmek yoksa. Çocuklar okula gittiklerinde eve bir kez daha
sağ salim gelmek için hayat ve toprağın eski sembolleri olan, bir
ceplerinde tuz, diğerinde bir parça ekmek taşıdılar ve her zaman
da sağ salim geldiler.
Verimli Virginia tepelerinde büyüyen çocuklar güçlü ve uzun
boyluydular (ama Anthony, Essie’nin ilk oğlu, her zaman daha zayıf,
soluk, hastalıklara ve kötü havalara daha dayanıksızdı). Richardsonlar
mutluydular. Essie elinden geldiği kadar kocasını sevdi.
John Richardson onu attan düşürecek kadar kötü bir diş ağrısına
tutulduğunda on yıldır evliydiler. Onu en yakın kasabaya göt
ürdüler. Orada dişi çekildi ama çok geçti, morarmış suratıyla inlerken
kan zehirlemesinden öldü. Onu en sevdiği söğüt ağacının
altına gömdüler.
Dul kadın, Richardson’un iki çocuğu reşit olana kadar çiftliğin
idaresini aldı: sözleşmeli hizmetkarlan ve köleleri yönetti, her yıl
üst üste tütün mahsulü aldı; Yılbaşları elma ağaçlarının köklerine
dma şarabı döktü, hasat zamanı tarlalara yeni pişmiş ekmek somunu
bıraktı ve her zaman arka kapıya bir fincan süt koydu. Çiftlik
büyüdü ve Dul Richardson sıkı pazarlıkçı ama ürünü her zaman
iyi ve asla dolandırmadan kaliteli mal satan biri olarak ün kazandı.
Bir on yıl daha her şey iyi gitti; ama kötü bir yıl geldi, Anthony,
çiftliğin geleceği ve Phyllida’yla evlenme üzerine yapılan
öfkeli bir kavgada üvey kardeşi Johnnie’yi öldürdü. Bazıları kardeşini
öldürmek istemediğini ve yanlışlıkla derine batan bir darbenin
onu öldürdüğünü söylerken, diğerleri tersini söylüyorlardı.
Anthony kaçtığında Essie de genç oğlunu babasının yanına gömüyordu.
Bazıları Anthony’nin Boston’a kaçtığını, bazıları güneye,
Florida’ya gittiğini söylerlerken, annesi George’un ordusuna
katılıp isyancı İskoçlarla savaşmak için İngiltere’ye gittiği fikrindeydi.
İki oğlu da gidince çiftlik boş ve hüzünlü bir yer oldu.
Phyllida sanki kalbi kınlmış gibi eriyip biterken, üvey annesinin
söyleyebildiği ya da yapabildiği hiçbir şey dudaklarına tekrar gülümseme
getirmedi.
Kızın kalbi kırık da olsa, çiftlik için bir erkeğe ihtiyaçları vardı.
Phyllida, denizden bıkmış, doğup büyüdüğü Lincolnshire çiftliği
gibi bir çiftliğin bulunduğu bir yer hayalleri kuran, gemi marangozlu
Harry Soames’le evlendi. Richardsonların çiftliği oraya
pek benzemese de Harry Soams onu kendini mutlu edecek kadar
uygun buldu. Phyllida ve Harry’nin beş çocuklan oldu. Üçü
yaşadı.
Dul Richardson oğullarını özledi. Artık ona sevecen davranan
dürüst bir adamın anısından pek fazla bir şey olmayan kocasını
özledi. Phyllida’nın çocukları öyküler için ona geldiler. Onlara
Moors’un Kara Köpeklerini, Çiğ-Kafa ve Kanlı Kemikleri ya da El-
ma Ağacı Adamları anlatacaktı ama onlar ilgilenmediler; sadece
Jack öykülerini istediler – ya Jack ve fasulye ağacını ya da Jack,
Kedisi ve Kral’ı. Onları kendi kanı canıymış gibi sevdi; ama bazen
onları ölü olanların işmiyle çağırdı.
Bir Mayıs günüydü. İskemlesini güneş ışığında bezelye soymak
için mutfak bahçesine çıkarttı. Virginia sıcak olmasına rağmen
saçlarına düşen beyazlar gibi soğuk da kemiklerine işlemişti.
Biraz ısınmak güzel bir şeydi.
Dul Richarson, yaşlı elleriyle bezelyel<::ri ayıklarken, Cornwall’un
kırları ve tuzlarla kaplı kayalıklarında bir kez daha yürümenin,
babasının teknesinin gri denizlerden dönmesini beklemenin
ne kadar güzel olacağını düşünmeye başladı. Sakar ve morarmış
parmaklarıyla bezelye kabuklarını açıp, tanelerini kaba düşürürken
kabuklarını önlüğünde topladı. Sonra kendinin, uzun zamandır
hatırlamadığı, ne kadar kötü bir hayat geçirdiğini hatırlar
buldu: Usta parmaklarıyla ipekleri nasıl çaldığını ve para keselerini
nasıl kaptığını; sonra Newgate’deki cezaevi müdürünün davasının
ilam edilmesi için en az on iki haftası olduğunu, karnını gösterirse
darağacından kurtulabileceğini, ne kadar da hoş bir şey olduğunu
söylediğini hatırladı – ve yüzünü duvara nasıl döndüğünü,
ondan da kendinden de nefret ederek, cesurca eteğini kaldırdığını
ama onun haklı olduğunu bildiğini hatırladı. İçinde hızlanan
hayat duygusu ölümü sadece biraz daha kandırabileceği manasına
geliyordu . . .
“Essie Tregowan mı?” dedi yabancı.
Dul Richardson Mayıs güneşinden gözlerini koruyarak kafasını
kaldırdı. “Seni tanıyor muyum?” diye sordu. Adamın yaklaştığını
duymamıştı.
Adam baştan aşağı yeşiller giymişti: tozlu yeşil bir dar pantolon,
yeşil bir ceket ve koyu yeşil bir palto. Saçları havuç kırmızısıydı.
Adam çarpık bir şekilde ona gülümsedi. Adamda Essie’yi
ona bakmaktan mutlu eden bir şey vardı ve başka bir şey de tehlike
diye fısıldıyordu. “Beni tanıdığını farz edebilirsin,” dedi.
Adam gözlerini kısarak ona baktı. Essie de yuvarlak suratından
kim olduğuna dair bir ipucu bulmak için gözlerini kısarak ona
baktı. Torunlarından biri gibi genç gözükmesine rağmen onun es-
1 00 Amerikan Tanrıları
ki ismini biliyordu. Sesinde çocukluğundan, memleketinin kayalık
ve kırlarından tanıdık gelen bir tını vardı. “Sen Cornwall’lu musun?”
diye sordu.
“Ben Kuzen Jack, dedi kırmızı saçlı adam. “Ya da oydum ama
artık burada bu yeni dünyadayım. Burada hiç kimse dürüst bir kişi
için dışarı ne bira, ne süt, ne de ekin zamanı bir somun ekmek
koymuyor.”
Yaşlı kadın kucağındaki bezelye kabını iyice yerleştirdi. “Eğer
düşündüğüm kişiysen,” dedi, “o zaman seninle bir kavgam yok.”
Evden Phyllida’nın kahyaya homurdandığını duydu.
“Benim de seninle yok,” dedi kırmızı saçlı adam, hafifçe üzüntü,
“ama beni buraya, büyü için zamanı olmayan, pixiler ve benzerlerine
yer olmayan, bu ülkeye getiren sizsiniz, sen ve senin gibiler.”
“Bana karşılık olarak birçok iyilik yaptın,” dedi Essie.
“İyilik ve kötülük,” dedi yan yan bakan yabancı. “Biz rüzgar
gibiyizdir. Her iki yönde de eseriz.”
Essie başını sallayarak onayladı.
“Elimi tutacak mısın, Essie Tregowan?” Ve elini ona uzattı. Essie
görme gücü azalsa da, çilli olmasına rağmen adamın elinin
üzerindeki ikindi güneşinin ışığı altında altın rengi parıldayan turuncu
kılları görebildi. Essie dudaklarını ısırdı. Sonra, çekinerek,
mor lekeli elini onun elinin içine koydu.
Essie’yi bulduklarında hata sıcaktı ama ruhu bedenini terk etmişti
ve bezelyelerin sadece yarısı ayıklanmıştı.

1 thought on “American Gods 1. Sezon 7. Bölüm Fragmanı

  1. 7. Bölüm bugün yayınlanmayacak mıydı, pazar yayınlanmıyor muydu yeni bölümler değişti mi acaba hiçbir yerde bulamadım

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir